Eeee

Hayata Destek Derneği’nin, Ordu Valiliği ile başlattığı yaz okulu çalışması temel olarak çocukların çalıştırılmaması için Uzunisa Çadırkenti’nde bir dizi etkinliğin yapılmasını öngörüyordu. Kısaca Ordu’da fındıklar toplanırken çocuk eli değmesin isteniyordu. İşin içine girince görüldü ki bu öyle çok kolay başarılabilecek, hemen çözülecek bir durum değil. Çocuklar, bir yıl içinde aklınıza gelebilecek meyve sebze ne varsa hepsine götürülüyorlar ve ortalama 6-7 ay çalıştırılıyorlar. İlginçtir, çocuklar da, aileleri de bu yaşam biçimini benimsemişler -sanki başka çareleri varmış gibi- ve azımsanamayacak para kazanıyorlar. Babaların ifadesiyle bir çocuk ailesine yılda en az beş-altı bin lira kazandırıyor ve çocuk çok… Karşılaştığımız; bir babanın, çok anneden 21 çocuğu vardı. Bir dede de – ama doğru, ama yalan-100’ün üzerinde torunu olduğunu söylüyordu. Sayı böyle olunca bizim yanımızda kendisine bu benim dedem diyen çocuğa “sen de mi benim torunumsun” deyivermişti.

Bu kadar çok çocuk, tersinden bakarsanız yılda ortalama 120 ile 150 günlük çalıştırılmasıyla ve 30-40 TL gündelikten epeyce bir para kaynağı olup, çıkıyordu. Bir yandan 4 yaşından başlayarak çocuklarla, kreş, oyun, eğitim, beslenme, meslek tanıtımı, rol model, temizlik, çevre, satranç, kavga etmeden bir arada olabilme kısacası gelişme, değişme odaklı çalışırken ve başarırken, diğer yandan çadırlardaki hayatlara dokunduk. Öyle öyküler çıktı ki ve aslında birbirine benzer ki “of” diye haykırmak geliyor içinizden. Kuşkusuz düşünmek, ne, nasıl, kim, hangi süreçte çözülmeli, ne yapılmalı soruları da bu haykırışı izliyor.

Öyküye geçmeden bu öyküleri, büyük bir ustalıkla derleyen sosyal hizmet öğrencileri Dilek, Damla, Neriman,Ayten, Gizem,Nilüfer ile çocuklarla çok güzel etkinlikler yapan Bahri, Nisan, Alper, Nurcan ve sahada benimle birlikte her yere koşan Esin ve Ozan’ın  da hakkını teslim edip, teşekkür edeyim.

İsimlerin, yerlerin değiştirildiğini ama öykünün her satırının yaşayanların anlatımı ve gerçek olduğunu unutmadan okuyalım.

Ayşe Hanım, 30’lu yaşlarda, üç çocuklu ve eşini 9 yıl önce yitirmiş bir kadınımız. Bir kaç kuşaktır göçer tarım işçisi bir aileden geliyor, kendisi de bu işi başkaca bir çaresi olmadığı için sürdürüyor. Kendi anne ve babası çok küçük yaşlarındayken ölünce abileri ile göç yollarına devam ediyor. 14 yaşına geldiğinde abisi, ikinci karısını kaçırıyor. İşin içine “kan girmesin” denilerek berdelle 14 yaşında karşı tarafa kuma- gelin olarak sunuluyor. Az aralıklarla ikisi kız, üç çocuğu oluyor. Üç çocuk da resmi nikahlı ilk eşin üzerine kayıt ediliyor.
Anlayacağınız, Ayşe üç çocuklu bekar bir kadın. Üç çocukta kalmış olması sizi şaşırtmasın, eşi 9-10 yıl önce ölüyor. Ayşe okumaz-yazmaz, elinden tutacak kimse yok, onun da yapabileceği bir iş yok. Geçen yıl büyük kızı 15 yaşında evlendirmiş, şimdi bir torunu var. “Evlendirdim, çünkü sahipsiziz, adı çıkardı” diyor. En küçük olan erkek çocuk. Yaz okulunun etkinliklerine hep geldi, 10 yaşında, hırçın, sürekli akranlarıyla çekişiyor, çatışıyor. Hiç okula gitmemiş.

Annesi “göndermek istedim….” ama ben annesi görünmüyorum. Resmi kayıtta annesi görülen kumam, başka biriyle evlendi, başka bir şehre gitti, bulamıyorum” diyor. Okula yazdırsam zaten kime bırakacağım diye de ekliyor. Avukata sormuş!..o da en az 2000 TL gerekir demiş. Avukata da çocuklar için “yardım alabilir miyim” diye… danışmış. Para olmayınca da öylece bırakmış…
Kendisi çalışamıyor, bel fıtığı ve başka hastalıkları var. Tedavi olabiliyor musun? Şeker ilacını alıyor musun sorusuna da “hayır” dedi. Hayır çünkü berdel yaptığı abisi “borçluları haciz getirmesin” diye son model, lüks, göçerlerin çokca kullandığı ve içine 8-10 kişi, çadır, keçi, kap kaçak sığdırılabilen, tek gözlü, ikinci yerli üretimimiz Röno 12’sini geçen yıl Ayşe’nin üstüne yapmış. Hal böyle olunca yeşil kartı iptal olmuş, “senin araban var” diye para ödemesi istenmiş. Çözümü ilacı bırakmakta bulmuş.

Oğlan küçük, büyüğü evlendirdin, sen çalışmıyorsun, nasıl geçiniyorsun, ne yapacaksın sorularına rasyonel yanıtlar verdi. İlk yanıt oğlanla ilgili, başka türlü söylüyor ama laf “şimdi bulsam iç güveysi veririm “e geliyor. “Baksın, yetiştirsinler, damat yapsınlar” diyor. Oğlanın biraz “deli fişek olmasının da” etkisi var anlaşılan. Bir de oğlan olduğu için, daha kıymetli ve o bu rezillikten kurtulsun istiyor. Ordu’ya da komşuları “dayıbaşı” acıyıp getirmiş, çalışsınlar diye. Çalışacak olan kim? Ortanca kız.İlkokul ikiden aileye baksın diye ayırdığı ve fındığa çalışmaya gönderdiği 14,5 yaşındaki Emel. Emel’den “o evin erkeği gibi oldu”, bize o bakıyor diye gururla bahsediyor. Bu arada hava hep yağdığı için Emel fındığa düzenli gidememiş, Gittiği günlerin yevmiyesinden “hayırsever dayıbaşı” beş yevmiyeyi kesmiş.
Buraya kadar pek çok şeyi anlattım, yazmadan önce yaşadım. Önceki gece yarısı kan ter içinde fırlayıp, kalktım ve düşündüm ki aklımda yazdığım bu öyküde en az Emel var. Hani o evin erkeği gibi olan, 14.5 yaşında, zayıf, çelimsiz ama kocaman Emel! Umudu, duyguları, sevinçleri, hüzünleriyle, oyuncakları,giysileri,defterleri ve tokalarıyla Emel. Var mı, yok mu? Bir anneye çocukluğunda olmasını çok istediğin ama olmayan ne var demiştik, Mardin Yaz Okulu’nda oyuncak bebek yanıtı vermişti. Uzunisa’da sorduk yanıtlardan birisi “sakız çiğneyebilmek” idi. 16 yaşındaki bir genç kız ise “sizin gibi kot-tişört giyebilmek” dedi.
Emel yıllar sonra böyle bir soru ile karşılaşırsa ne yanıt verir dersiniz?
Sahi, onu, onları unuttuk mu?
Nasıl okumak isterseniz öyle okuyun Eeeeeeee? ya da e e e e e….!

Dr. Bülent İlik
Başkent Üniversitesi