Pandemi sürecinde, Şanlıurfa’da örgün eğitime devam eden 633 bin 207 öğrenciden 349 bin 380’i yani çocukların yüzde 55,17’si, uzaktan eğitim kapsamında çevrimiçi derslerin yer aldığı Eğitim Bilişim Ağı'na (EBA) erişemiyor. Öte yandan, eğitim hakkından mahrum kalan çocuklar başka bir can alıcı sorunla da karşı karşıya kalıyorlar. Pandemiyle beraber derinleşen ekonomik darboğazın da etkisiyle çocuklar evin gelirine katkı yapmaları beklentisiyle çalışma hayatına sürükleniyor. İşbaşı yapılan sektörlerin başında ise, oldukça ağır çalışma koşullarına sahip olan mevsimlik tarım geliyor.

12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü yaklaşırken, tasvir ettiğimiz bu tablonun çocukların hayatına nasıl etki ettiğini etraflıca düşünmeye ihtiyacımız var.

14 yaşındaki Yeter de o çocuklardan biri. Mevsimlik tarım göçü veren başlıca illerden birinde, Şanlıurfa’daki Viranşehir Hayata Destek Evimizde kurulan ve harika işlere imza atan Çocuk Komitesi’nin bir üyesi. Yani Yeter ile tanışıklığımız pandemi öncesine dayanıyor. Bugünse UNICEF tarafından desteklenen ve kırılgan kesimlerde çocuk koruma risklerinin azaltılmasını hedeflediğimiz projemiz kapsamında uyguladığımız psikososyal destek oturumlarımızın katılımcıları arasında yer alıyor.

Yeter’e birlikte kulak verelim.

Merhaba Yeter, kendini bize biraz tanıtır mısın?

Ben Yeter. 14 yaşındayım ve liseye gidiyorum. 9 kardeşiz. Şu an evde 11 kişi yaşıyoruz. Evimiz aslında Viranşehir’de ama her yıl birkaç ay tarlaya gelip çalışmamız gerekiyor. Her yılın üç-dört ayı tarlada oluyoruz.  Orada tek göz bir odada hep birlikte kalıyoruz. Şu an okul yok ama ben okuyup öğretmen olacağım. En sevdiğim ders de İngilizce.

Hayata Destek’in hangi etkinliklerine katıldın ya da katılıyorsun? Hayata Destek’te etkinlikler nasıl geçiyor, neler yapılıyor?

Hayata Destek Derneği’ni mahallemizdeki arkadaşlarımızdan duymuştum. Okuldaki bazı arkadaşlarımın da buraya geldiğini öğrendim. Aslında çok merak ediyordum. Arkadaşlarım, oyun oynadıklarını, kitap okudukları, satranç oynaklarını anlatıyordu. Tabi ki merakım arttı. Önce anneme Hayata Destek Derneği’nden bahsettim. “Ücretsiz ve eğlenceli bir yer” dedim, gerçekten gidip görmek istiyordum. Annem önce komşularımıza sordu, sonra beraber derneğe gittik ve oradaki hocalarla tanıştık. Hangi etkinliklerin olduğunu öğrendik önce ama ben hepsine katılmak istiyordum. Sonra birçok etkinliğe katıldım. İngilizce öğrendik, şarkılar söyledik, zeka oyunları oynadık, daha bir sürü şey yaptık.  En güzeli de çocuk komitesiydi.

Çocuk Komitesi’nde çalışma düzeniniz nasıldı, biraz bahsedebilir misin?

Çocuk komitesinden sorumlu bir hocamız vardı. Bizimle o ilgileniyordu ve etkinliklerimizi onunla yapıyorduk ama o da bizim gibi komitenin bir üyesiydi. Bizden daha fazla söz hakkı yoktu, yani bizim gibiydi.

Hafta bir ya da iki haftada bir toplanıyorduk. Bazı şeyler üzerine konuşuyorduk. Herkes o konu hakkında fikrini söylüyordu. Toplantıdan sonra hem biz hem de hocamız rapor yazıyorduk. Bu raporlar İstanbul’a giderdi ve sonra bize yazdıklarımız için teşekkür edip ihtiyaçlarımızı karşılarlardı. Mesela bir festival yapacağımız zaman oturup konuşurduk. İhtiyaçlarımızı yazardık ama riskleri de yazardık. Sonra bu festival yarar sağlayacaksa yapardık. Burada katılım hakkımız vardı. Biz fikirlerimizi rahatlıkla söyledik. Bizi dinleyen ve sonra bize ne yapılacağını söyleyen hocalarımız vardı. Bir de dernekte şikâyet ve dilek kutusu vardı. İstediğimizde oraya da yazabiliyorduk. Ben pandemiden önce Göbekli Tepe’ye gitmek istediğimi ve Rafadan Tayfa Göbeklitepe filmini izlemek istediğimi yazmıştım. Pandemi olmasaydı kesin yapardık.

Peki, senin komitedeki rollün neydi?

Herkes gibi benim de sorumluluklarım vardı. Komite toplantılarına katılmak, rapor yazmak, risk analizi yapmak gibi. Bunları hem kendimiz için hem de arkadaşlarımız için yapıyorduk. Dışarda bizi dinleyen kimse yoktu ama Hayata Destek Derneği’nde sesimizi duyan ve bizim sesimizi yetişkinlere duyuran birileri vardı. Biz de bu yüzden daha fazla çocuğa ulaşmak için uğraştık, onlara haklarını anlattık. Haklarımızı öğrendikçe daha da güçlü oluyoruz. Komitemizde ayrımcılık yoktu. Kimse sana elbisen yırtık, saçın kısa, Arapsın ya da Suriyelisin demezdi. Bizim komitemizde hem kızlar vardı hem de oğlanlar. Hem Suriyeli vardı hem de Türkiyeli. En güzeli ise biz kendi arkadaşlarımıza haklarını anlattık. İlk yaptığımda çok heyecanlanmıştım. Hem hakları anlatacaktım hem de sorulara cevap verecektim. Gerçekten çok heyecanlı ve çok güzeldi.

Sence pandemi senin ve başka çocukların hayatını nasıl etkiledi?

Aslında pandemi hayatımıza girdikten sonra bazı şeylerin bizim için eğlenceli hale geleceğini düşünmüştük, mutlu bile sayılırdık. Oyun oynamaya ve gezmeye daha fazla zaman kalır sanıyorduk. Ama öyle olmadı. Okula gidemedik, derslere katılamadık, eve kapandık, babam iş bulamadı. Her geçen gün daha da zorlaştı. Okul olmadığı için ve iş olmadığı için biz de ailecek tarlada çalışmaya gittik. Derslere EBA’dan girilmesi lazım. Biz 5 kardeş okula gidiyoruz. Eeee hangimiz girecek derse? Zaten akılı telefon yoksa nasıl gireceğiz derse? Yani biz derse girmedik, onun yerine tarlaya gittik. Bir tek biz değil, komşularımız, arkadaşlarımız ve akrabalarımız da hep tarlada çalışmaya gidiyor.

Sence, sen ve etrafındaki başka çocuklar, hangi haklarınıza erişmekte zorlanıyorsunuz? Ve neden böyle oluyor?

Aslında birçok hakkımıza erişemiyoruz. Mesela eğitim hakkı. Eğitim herkesin hakkı diyoruz ama tarlada çalışan bir çocuk hem çalışıp hem okuyamaz ki. Sabah 5’te uyan, boruları değiştir, otları temizle ve sulama yap... Sonra bir bakıyorsun akşam olmuş. Hiçbir şeye zaten halimiz kalmıyor. Ne kitap okuyabiliyoruz ne de derslere katılabiliyoruz. Zaten tarlada çalışmazsak bile okul bize çok uzak, tek başımıza gidemiyoruz. Evde akılı telefon ya da tablet de yok. Eeee ben nasıl eğitim hakkımı kullanacağım şimdi? Bir de bize her zaman “siz çocuksunuz” diyorlar ama iş yapmaya gelince çocuklar büyüklerin yaptığı işleri yapıyor. Aslında gerçekten, çocuklar çalışmamalı.

Peki, sence çocuklar bu haklarına nasıl erişebilirler? Neler yapılmalı ve kimler yapmalı?

Bence çocukların haklarına erişebilmesi için büyükler bir şeyler yapmalı. Ailemiz, öğretmenlerimiz ve diğer büyükler. Aslında bizim çalışmamamız gerekiyor ama ailemizle çalışmak zorundayız. Okula gitmem gerekiyor ama çalışmak zorundayım. Oyun oynamak istiyorum ama çalışmak zorundayım. Yani benim olan haklara erişmem için ilk önce çalışmamam gerekiyor. İhtiyaç duyduğum eşyaların bana verilmesi gerekiyor. Büyüklerden tek istediğim haklarımızı ihlal etmemeleri.

Gelelim tarla işine… Burada seni zorlayan şeyler neler?

Burada günde 12 saat, kardeşlerimle birlikte pamuk tarlasında çalışıyoruz. Burada koşullar çok kötü. Teyzemin çocuklarıyla çalışıyoruz ve yaşlarımız farklı olduğu için burada hiç yaşıtım olan arkadaşım yok. Bir odada 11 kişi kalıyoruz. Babam da Ceylanpınar’ın bir köyünde tarlada çalışıyor. Yanımızda bizim güvenliğimizi sağlayacak yetişkin bir erkek yok. Sabah beşte uyanıyoruz, kahvaltı yapmadan önce tarlada su borusunu değiştirmemiz gerekiyor kız kardeşlerimle. Boru çok ağır ve erkek kuvveti gerektiren bir iş ama burada çalışan erkek olmadığı için bu işi de biz yapıyoruz. Her pamuk hattında bu boru değiştirme olayını yapıyoruz çünkü tüm tarlanın sulanması gerek. Ardından kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda da hızlı yememiz gerek çünkü erkenden tarlaya gidip pamuk köklerindeki yabancı otları toplamamız lazım ve tarla çok büyük. Yabancı ot deyip geçmeyin, bir büyüdü mü bütün tarlaya yayılıyor. Bu yüzden bu otu kökünden koparmamız gerekiyor. Kökü toprakta kaldıysa vay halimize! O zaman tırnaklarımızla toprağı eşeleyip kökünü bulup toprağı bu ottan temizlememiz gerekiyor.

Bir de yüzümüzü güneşten koruma konusu var. Ben yazmalarla yüzümü örtüyorum ama yine de yüzümde güneş yanıkları ve lekeleri oluşuyor. Zaten hava yeterince sıcak bir de yüzümü kapattığımda nefes almak çok zorlaşıyor. Ama kardeşlerim yüzlerini örtmüyor, örtünce nefes alamıyorlar. Ben onlara göre daha dayanıklıyım, yaşım daha büyük, ben biraz nefes alabiliyorum. Ama işte yüzünü örtmezsen de güneş çok yakıyor. Onların yüzündeki yanıklar daha derin ve bazen yüzleri soyulup kanıyor. Bezen de burunlarımız kanıyor. Koşullar bizi çok zorluyor. Tuvalet kapımız yok ve tuvalete gitmek tam bir kâbus. Bir tül örttük kapı gibi dursun diye ama sürekli rüzgârdan uçtuğu için tuvalete gitmeye korkuyor ve utanıyoruz. Bir de banyomuz var mutfağın içinde, ona da kapı olsun diye bir tül koyduk. Orası içeride olduğu için rüzgârdan uçmuyor ama toprağın içinden fareler çıkıyor biz duş alırken. Kardeşlerimle duş almaya çok korkuyoruz. Çoğu zaman bu işi geçiştiriyoruz. Ne kadar az duş alsak o kadar iyi. Zaten pek bir faydası da olmuyor. Sürekli güneş, toz, toprak, hemen kirleniyoruz. Ama Viranşehir’deki evimizde banyo yapmayı çok özledim.

Peki ya okul, dersler?

Biz buraya geldikten sonra okullar bir ara açıldı. Buradaki okula gittik ama okul çok uzak ve yürürken köpekler saldırıyor. Çoğu zaman yarı yoldan dönmek zorunda kaldık. Gittiğimiz zamanlar da derslerimizi anlamıyorduk. Öğretmenler ve ders anlatma şekilleri çok değişiyor. Biz kendi okulumuzdaki öğretmenlere alışmışız. Okul malzemelerimizi yanımızda getirmedik çünkü okulun açılacağını bilmiyorduk.

Hiç keyif aldığın bir şey var mı burada?

Burada da sevdiğim bazı şeyler var. Mesela saat 4’te mola verip çay içiyoruz. Hep birlikte oturup sohbet ediyoruz, gülüp eğleniyoruz ama bu eğlencemiz çok uzun sürmüyor. Burada tarlada kardeşlerim ve teyzemin çocukları çalışıyoruz. Az kişi çalıştığımız için daha çok çalışmamız gerekiyor. Tarla bir akrabamızın ama onların çocukları çalışmıyor. Bütün çocuklar eşit haklara sahip ama eşit yaşamıyoruz, onların çalışmaya ihtiyacı yok ama bizim var.

Viranşehir’i özlüyorum. Arkadaşlarımı, evimizi, okulumuzu ve öğretmenlerimi çok özlüyorum.

 

Röportaj: Zeynep Yel, Hayata Destek Saha Çalışanı / Şanlıurfa, Viranşehir

Editör: Çiğdem Usta Güner

Arşiv

Bültenimize Üye Olun
crossmenuchevron-downarrow-left